Bir zamanlar insanlar da ölümsüz olacaktı.
Böyle başlar eski bir Japon hikâyesi…

Zaman henüz tek yönlü akmıyordu; ay ışığı yeryüzüne dokunmamıştı. Ay Tanrısı Tsukuyomi’nin mekânında, gümüş suların zamanın dışına taştığı bir ülke vardı. Bu sulara ochimizu denirdi — ilahi iksir ya da ölümsüzlük suyu. Kim bu sudan bir damla içse, bedeni yeniden doğar, zamanı unuturdu.

Tsukuyomi, bu suyu insanlara göndermek istemişti. Toprağın ağırlığına rağmen yaşamı sürdürebilsinler diye, onlara bir armağan olacaktı bu. Aynı anda, yeryüzünün karanlık derinliklerinde sürünen yılanlara da “ölüm suyu”nu vermeyi buyurdu. Fakat ay ile yer arasında uzun, yorucu bir yol uzanıyordu. Suyu taşımakla görevli kişi, iki bakır kova dolusu suyu omzuna alıp gecenin basamaklarından aşağı inmeye başladı. Her adımda ay biraz daha küçülüyor, yük ağırlaşıyordu. Göğsü daraldı, nefesi sıklaştı. Sonunda, bir kayanın gölgesine oturup soluklandı. Kovalar hâlâ ay suyu ile doluydu.

Tam o sırada, sürünerek bir yılan yaklaştı. Sırtında toprağın soğuğunu taşıyor, gözleri ayın titrek parıltısını yansıtıyordu. Susuzdu. Önündeki suyun ne olduğunu bilmiyordu. Başını eğdi, suya daldı, kabuğundaki tozu yıkadı. Suya dokunduğu anda, yüzeyde halkalar oluştu; ayın ışığı titredi ve yavaşça soldu. Görevli dehşetle baktı, ama artık çok geçti. Yaşam suyu sonsuza dek değişmişti. Böylece insan, faniliğin gölgesinde yaşamaya mahkûm oldu; yılan ise her kabuk değiştirişinde zamanı yenmeyi başardı.

Ryukyu Adaları’nda hâlâ anlatılır bu eski hikâye. Derler ki, o tanrısal sudan birkaç damla toprağın derinliklerine sızmış; bazı mağaralarda hâlâ saklı dururmuş. Kimi geceler, ay ışığı kayaların damarlarında gezinirken, duvarlardan süzülen damlalar görünürmüş. Ama o suları kimse içmezmiş. Çünkü insanlar artık ölümsüzlüğü arzulamaktan çok, sonluluğun verdiği anlamla yaşamayı öğrenmiş. Ay Tanrısı’nın armağanı yeryüzüne ulaşamamış olabilir; ama onun hayali, insanların kalbinde başka bir armağana dönüşmüş: Geçiciliğin bilgeliğine…

Tsukuyomi’nin insanlara ölümsüzlük suyunu göndermesi, ezoterik dille konuşursak, tanrısal özün maddeye inişini simgeler. Ay, geceyle gündüz arasında durur; ışığı kendine ait değildir, yansıtır. Bu yüzden ay tanrısının hediyesi aslında doğrudan ölümsüzlük değil, yansımayı görebilme yetisidir. Ayın ışığı suya düşünce, iki yansıma birleşir: biri gökyüzünün, biri yerin. O anda ruh ve madde birbirine dokunur. Ölümsüzlük suyu ruhun bedende yaşamayı öğrenmesidir.

Suyu taşımakla görevlendirilen varlık, mitin en kırılgan ama en insani figürüdür. Ezoterik açıdan o, “inisiyenin” simgesi olabilir: Henüz tam uyanmamış, ama ışığın yükünü taşımayı kabul etmiş olan varlık. Suyu yere indirirken yorulması tesadüf değildir; çünkü her bilinç, tanrısal özü taşımaya kalktığında ağırlık hisseder. Bu, ruhun maddeye temas ettiği anın gerginliğidir. Görevli biraz dinlendiğinde aslında bedensel sınırla ruhsal niyet arasında bir denge kurmaya çalışır. Ama durmak, akışı kesmektir; suyun doğasına aykırıdır. Su akmalı, ilerlemelidir. Tam da o duraksamada yazgı değişir.

Görevlinin yolculuğu aslında üç kapıdan oluşur: İlki yükü almaktır; niyetin doğuşu. İkincisi yorulmak, suyun kirlenmesi; yani bozuluşun eşiği. Üçüncüsü ise kayıptan sonra yeniden doğan bilinci bulmaktır. Bu üç kapıdan geçmeyen ruh, olgunlaşamaz. Su kirlenmeden saf kalmaz; çünkü saflık, bozuluşun ardından gelen bilgidir. 

Yılanın gelişi, dışarıdan bir hata gibi görünür ama bu “gölgenin müdahalesi”dir. Yılan, maddenin ilksel gücünü, alt benliğin arzusunu temsil eder. Onun suya girişi, bilinçdışı arzunun, tanrısal planı bozmasıdır. Ama aynı zamanda bu, kozmosun kendi dengesini yeniden kurmasıdır. Çünkü suyun bilgeliği her zaman yıkım ve yeniden doğuşu birlikte taşır. Yılan “yanlış suya” girmez; o sadece görünmeyenin işini görür: yaşamın ritmini başlatır. Artık su saf değildir, ama canlıdır. Yılan yalnızca gölge değildir; ezoterik gelenekte o aynı zamanda bilgeliğin taşıyıcısıdır. Ouroboros’un sonsuzluğu, kundalini’nin ateşi, şifanın simgesi… Bedeni yenilerken insana da gizlice bir yol bırakması, paradoksun ta kendisidir: insanı hem düşürür hem yükseltir.

Suyun bozulmasıyla birlikte insanların ölümlü olması, dışarıdan bir kayıp gibi görünür; oysa okült gelenekte “ölümlülük” bilincin uyanması için gerekli sınırdır. Eğer insan da yılan gibi bedeniyle kabuk değiştirip sonsuza kadar yaşasaydı, ruh asla derinleşmezdi. Ölüm, varoluşun dönüşüm kapısı olur — fiziksel sona değil, ruhsal dönüşüme açılır. Bu nedenle yılanın gençleşmesi bedensel bir çevrimdir; insanın ölümlülüğü ise anlamın döngüsüdür.

Bu mit, ezoterik açıdan iki ayrı ölümsüzlük türünü karşı karşıya getirir: biri bedenin sonsuz tekrarı, diğeri ruhun sürekliliği. Yılan birincisini seçmiştir; insan, farkında olmadan ikincisini. Çünkü insanın suyu kaybetmesi, onun anlamı bulmasının başlangıcıdır.

Görevli, yılan, su ve ay… bunlar aslında aynı sahnenin dört katmanıdır.
Bu dört unsurun bir araya gelişi, her insanda tekrarlanan bir ritüel gibidir: ruh ışığı yeryüzüne taşımak ister, ama yorgunluk, unutuş ve arzular araya girer. Su kirlenir; insan ölümlü olur. Fakat “kirlenme”, aslında ruhun dünyaya karışma biçimidir.

Tsukuyomi’nin suyu yılanın bedenine karıştığında, aslında tanrısal öz toprağa bulaşır. O yüzden yılan derisini atarak ışığı hatırlar, insan ise hatırlamak için ölür. Bu iki hareket — kabuk atmak ve ölmek — aynı ritüelin iki yüzüdür. Suyun kirlenmesi trajedi değil, inisiyasyonun başlangıcıdır.
İnsan ölümlü olmuştur, evet; ama artık ölümsüzlüğü bilincinde aramayı öğrenmiştir.

İnsan yükünü taşır, yorulur, dinlenir. Su biraz dökülür, biraz kirlenir, sonra  içinde yeni bir bilinç doğar. Acıdan sonra gelen sessizlikte bir huzur, kayıptan sonra gelen boşlukta bir tür açıklık hissederiz. Ruh kendini acıyla orada tazeler. Ay tanrısının suyu, her kabuk değiştirdiğimizde, “artık aynı değilim” dediğimiz zamanlarda akmaya devam eder. Yılan, eski derisini bırakır; insan ise eski yüklerini, taşır bir ömür. Bu yüzden ayın suyu insana doğrudan dokunmadı. Su ,doğasına uygun davranıp, akışla barışabilene kendini açar.

İnsanın içinde de başka akışlar vardır. Zaman örneğin, sadece akıp geçmez, birikir de. Bazen bir denk gelişte, bazen bir kokuda, on yıl geriye düşeriz. Nefes de akar; her dönüşümden önce, fark edilmeden alınan bir soluktur. Düşünceler akar; bazıları yüzeye çıkar, bazıları dibe çöker. Gözyaşı akar. Ağlayabilen varlık hâlâ kabuk değiştirebilir. Bu akışlar içinde yaşarız biz. Su, tüm bunların ortak sembolüdür. Arındırmaz belki her zaman, ama hatırlatır: Durmaksızın değişen iç manzaralarla birlikte ruh, zamanın, bedenin ve hafızanın suyunda yeniden doğar.

Ay da her ay aynı yasayı izler: eksilir, kaybolur, sonra yeniden doğar. O da kendi derisini gökyüzünde bırakır. Ölüm, onun için bir yok oluş değil, bir ritimdir. Yılanın kabuğu toprağa, ayın gölgesi denize karışır; ikisi de kendini yeniden bulmak için bir süre görünmez olur.

Ölümsüzlük, bir şeyi sonsuza kadar sürdürmek değil, her defasında yeniden doğmasına izin vermektir. İnsan da ölümlülüğüyle öğrenir: zaman, düz bir çizgi değil, dairenin içine gizlenmiş bir sırdır.

*Bu anlatı, Japonya’nın Ryukyu Adaları halk efsanelerinden derlenmiş bir mitin yeniden yorumudur.

** Manly Hall, Japonya’nın, Güneş tanrısını tanrıça (dişil) ve Ay tanrısını eril olarak tanımlayan dünyadaki tek antik halk olduğunu belirtmektedir.

S.

Yorum bırakın

Merhaba,

Bu alan, psikolojiye, dönüşüme ve bireyleşme sürecine ilgi duyanlar için Psikolojik Danışman Seda Bilgin tarafından oluşturuldu. Yazılar; gölgeyle temas, kendilik arayışı, bedensel farkındalık, sezgi ve içgörü temelli bakışlar içerir.

İletişim