Henüz dilin örgüsü örülmemiştir; bebek, sözcüklerin ağına düşmeden önce dünyanın sesini yalnızca bedeninde duyar. Anneyle kurulan göz teması, bedenin sıcaklığı, bir sesin şefkati ya da tümünün yokluğu… Eğer bu etkileşim kırılmış, süreksiz ya da travmatik bir biçimde yazılmışsa, yetişkinlikte adını koyamadığımız bir boşluk, sebepsiz kaygılar, bedende sıkışan duygular ya da donukluk temastan yoğun bir kaçış olarak geri döner. Bu izler kelimeye dönüşmez, fakat derinlerde hep kalır.

Yetişkinlikte nedensiz -gibi gelen- kaygılar, boşluk hissi, açıklanamayan bedensel sıkışmalar olarak ortaya çıkar. Aslında bu sıkışmalar, söz öncesinin imgesel diliyle ifade edilip görülmeyi beklemektedir. İmgesel onarım, bu belleğe yaklaşmanın yollarından biridir. Çünkü söz öncesinde eksik kalan şey çoğu zaman kelime değil, imgedir. Bir insan göğsünde taşıdığı baskıyı bir taş olarak tasavvur ettiğinde, artık yalnızca acı çekmiyordur; aynı zamanda bir resme bakar gibi kendi yarasını seyretmeye başlamıştır. Böylece onarım başlar. 

Analiz odasında anlatılamayan, gözyaşına bile dönüşemeyen bu donmuş deneyimler, başka bir kapı ister. Bazen dalgınlıkla defterin kenarına karalanan şekillerle dahi o kapı zorlanır. Onarım, gelen her imgeye tanıklık ederek başlar.

Travmanın yalnızca zihinsel ve duygusal değil, fizyolojik izleri olduğunu artık biliyoruz. (Bkz. Somatik Deneyimleme, EMDR, Polivagal Teori vb.) Erken stres, sinir sisteminin dengesini bozuyor; kaslarda gerginlik, sindirimde düzensizlik, uykuda kesinti yaratıyor. Fakat imgesel çalışmaların terapötik etkisi, bu fizyolojik katılaşmayı çözebiliyor. Beden burada yalnızca bir taşıyıcı değil, bizzat söz öncesinin arşividir. Omuzlarda taşınan yük, karında düğümlenen duygu, boğazda sıkışan ses… Bunlar rastlantısal değil; hatırlanmamış deneyimlerin bedende saklanmış hikâyeleridir. İmgesel onarım bu hikâyelere bir dil verir.

Kelimeye ulaşmadan önce imgeye dokunmak zihinsel canlandırmalar, meditasyon, rüyaların kaydını tutmak, sigil yaratımı, mandala ve sezgisel resim çizme çalışmaları gibi okült bilimin araçları kendine yardımın en derin yolunu sunacaktır. (Elbette ki akut travmatik durumlarda uzman desteğinin gerekliliğinden ve bir profesyonelle terapi odasında çalışmanın güvenirliğinden bahsetmeden geçemem fakat bu yazıda bu konuyu işlemiyorum.)

“Imaginatio vera non est phantasia sed astrum animae”

“Gerçek hayal gücü fantezi değil, ruhun yıldızıdır.”

Bu noktada hermetik geleneğin “imaginatio vera” kavramı bizi okült olanın asıl çözümüne bağlıyor. Imaginatio vera, basitçe “gerçek imge” demek. Sıradan hayal gücünden farkı, içimizde gerçek ve anlamlı bir şeyin yansıması olması. Yani gözümüzde beliren bir görüntü rastgele değildir; özden gelen, sembolik ve kişisel anlam taşıyan bir imgedir. Bu bazen söz öncesi dönemden kodlanmış da olabilir.

Diyelim ki bir kişi çocukluğunda yaşadığı travmayı düşünürken bir kuşu kafesinde görüyor. Kanımca bu kuş sadece rastgele bir hayal değil; kişinin özgürlük ve sınırlılık duygularını temsil eden ”imaginatio vera”dır. Yani imge, hem sembolik hem de ruhsal olarak “gerçek”tir, ama fiziksel dünyadaki nesnel gerçekliğe bağlı değildir.

Başka bir örnek, meditasyon sırasında beliren ‘Kurşun Asker’ imgesi, kişinin hareketsiz kalmış, ifade edilememiş duygularını gösteriyor olabilirken aynı zamanda ‘Kurşun Asker’ masalının içeriği itibariyle yakınlık, arzu veya ulaşamadığın bir hedefe duyulan özlemi anlatıyor olabilir. Aynı imgeyi birkaç meditasyonda tekrar çağırmak, çizmek ve hangi detayların öne çıkıp hangi duyguların değiştiğini gözlemlemek gereklidir. 

Hayal gücü, yalnızca kurmaca üretmez; dönüştürür, varlığın yapısını değiştirir. Bir taşın eriyişini hayal eden kişi, yalnızca zihninde bir sahne kurmaz; aynı zamanda bedeninde, ruhunda ve hafızasında bir dönüşümü başlatır. Bu yüzden imgesel onarım, ruhsal bir disiplin olarak da görülebilir. Bu, hem Sühreverdi’nin hem de Paracelsus’un işaret ettiği gerçek imgenin (imaginatio vera) işlevini somutlaştırır.

XVI. yüzyılda Paracelsus, “imaginatio vera” ile “phantasy” terimlerinin aynı şey olmadığını söylediğinde, aslında Sühreverdi’nin çok daha önce fark ettiği ruhsal ve sembolik gerçekliği dile getirmiş oldu. Sühreverdi, imgelerin sadece zihinsel ürünler olmadığını, aynı zamanda ruhsal ve manevi gerçekliği yansıttığını ifade etmişti. Antik geleneklerde ruhun iki katmanı olduğundan söz edilirdi: yaşam enerjisi ve özsel varlık. Travma, yaşam enerjisinin akışını keser. İmgesel onarım, bu akışı yeniden başlatır. Çünkü kelimelerden önce başlayan yara, kelimelerden önce başlayan bir onarımla iyileşir. Sözcükler bu sürecin ardından gelir; önce imge, sonra ses, en son da kelime.

Bir toplantıda boğazın kuruması, sosyal bir ortamda göğsün daralması, gece uykuda gelen ani bir çarpıntı… Bunların çoğu bazı durumlarda kişinin bilinçli zihninin açıklayamayacağı deneyimlerdir. Fakat bedenin verdiği bu işaretler, aslında imgeler için bir davet gibidir. Düşünde bir kuyu gören, oturduğu yerde içinden yükselen bir ağacı hisseden kişi, travmanın donmuş katmanlarını yavaş yavaş çözmeye başlar. 

İmgesel onarım, öğretmeye kalkışmaz; daha çok dinler, eşlik eder, bekler. Sessizliğe tanıklık eder, imgeye kulak verir, bedenin fısıldadığı sembolleri izler. Bu sabırlı eşlik, travmanın taşıdığı yükü çözmenin en incelikli yollarından biridir.

Bu sürecin en şefkatli gerçeği şudur: Acı, sözlerden önce doğmuş olabilir. Ama iyileşme de sözlerden önce başlar. Sessizlikte, imgenin içinde, bedenin hafızasında…  Orada, kelimeye gelmeden önce, onarım çoktan başlamıştır.  İmgeye ışık tutulduğunda yaşama ifşa olur. Taş çatlar, imge ışır, ruh yeniden bütünlenir. 

Orfeus’un şarkısıyla, simyacının formülüyle: 

“Solve et coagula.”

S.

Kaynakça:

Sühreverdi, Şihabüddin. Hikmetü’l-İşrâk. Çev. Tahir Uluç. İstanbul: Ketebe Yayınları, 2021.

Yorum bırakın

Merhaba,

Bu alan, psikolojiye, dönüşüme ve bireyleşme sürecine ilgi duyanlar için Psikolojik Danışman Seda Bilgin tarafından oluşturuldu. Yazılar; gölgeyle temas, kendilik arayışı, bedensel farkındalık, sezgi ve içgörü temelli bakışlar içerir.

İletişim