
Anlaşılmak için yazmıyorum. Yazıyorum; çünkü varlık, çoğu zaman kendini açıklama zahmetine katlanmadan, bir ağacın sessizce kök salışı gibi beliriyor. Ne toprağın neresinin daha verimli olduğuna dair bir tasayla, ne de dalların güneşe ne zaman döneceğini önceden hesaplayarak… “Acaba kuruyacak mıyım?” Burada suyu iyi alamıyorum; ilerlemem gerek mi, diye sorgulamadan.
Tao’nun özü bu: Yol, kendi kendini çizerken, biz sadece varlığımızı o yolun akışına bırakıyoruz.
Tao karşıma çıkalı ne zamandır içimdeki bir konunun bir şekilde kelimelere bürünüp bana geldiğini farkettim. Hayatın en derin şefkati; kalbimizde yaşayan tüm düşüncelerin ve hislerin, bizden çok uzak zamanlarda kültürü, dili, teni, günlük hayatı bugün bizden çok farklı olan insanlarla, bizi bir bütün hissettirebilmesi. Bana dünyanın en uzun yaşamı gibi gelen hayatımda; zar zor yaşadığım ufacık her farkındalığın, yüzyıllar önce büyük bir temelle kendi coğrafyasında ‘yaşanan bir felsefe’ olduğunu görmeyi de bir armağan olarak alıyorum. Yaşam zorsa birbirimizi okumak güzel, yaşam adil değilse ortak acılarda bulduğumuz amaca koşturmak güzel. Bu su gibi olmak demek.
‘’Her gün çalışıp öğrenerek büyürsün.
Yol’u her gün izleyerek küçülürsün.
Küçüle küçüle
yapmamaya varırsın.
Hiçbir şey yapmazsın,
ama hiçbir şey de yapılmamış kalmaz.
İşleri yönetmek için,
hiç kurcalama onları.
Kurcalayanlar,
yönetmeye uygun değildir.’’
Tao Te Ching- Lao Tzu Çev: Ursula K. Le Guin
Kimseye meydan okuyan bir güç gösterisiyle değil, önüne çıkan her engeli şekilsizliğinde aşabilmekle, yolunu bulamadığında sabırla beklemekle… Tao’da bunun adı Wu Wei: Zorlamadan, oldurmaya çalışmadan, suyun kendi akışı ve hafifliğiyle yolculuğunu sürdürebilmesi. Daha fazlası, daha anlamlısı, daha güvenlisi olsun isterken, yalnızca olduğumuz yerde kök salmak; koşulsuzca var olmanın hafifliğini üstlenmek, bırakmanın da bir eylem olduğunu görmek gerekiyor galiba… Su bazen, kimsenin farketmediği bir birikintide dinlenerek yeni bir akış başlatıyor. Wu Wei—çoğunlukla “eylemsizlik” diye çevrilir ama, aslında zorlama olmadan, doğanın kendi düzeninde yer almak demektir. Doğanın kendi yasasında, gereksiz çabayla direnmemenin, kendini Tao’nun akışına bırakabilmenin yolu. Zorla müdahale etmek, çoğu zaman düzeni bozmak demektir. Oysa Wu Wei, her şeyin kendi zamanında olmasına, kendi ritmini bulmasına izin vermek; hayatın içindeki karmaşaya karşı sakin ve gevşek bir dikkatle var olmaktır.
Aynı güneşi başka yönlerden hissediyoruz. Gördüğümüz, duyduğumuz, dokunduğumuz her şey yalnızca dışa vuran halleriyle algılansa da, özleri çok daha derin ve zamandan bağımsız bir yere bağlanıyor. Duyularımızın gürültüsünden uzaklaştığımızda, sessizliğin içinde özümüzle, başkalarının özüyle, bir noktada Tao’nun kendisiyle temas edebiliyoruz. Hayata bu kadar uzak ve bu kadar yakın hissedebilmek; kendi köklerimizi bilmeden suyun içinde akmaya devam edebilmek.
Bunları konuşunca bazen insanın aklına “mistik”, “kadim” ya da “bilim dışı” gibi etiketler gelebiliyor. Fakat ne garip, binlerce yıl önce suyun akışını, insanın nefesini fark eden bir bilgeye mesafeli duranlar, aynı şeyi bilimsel bir makalenin satırlarında görünce hayranlıkla karşılayabiliyor. “Mindfulness” deyince modern ve geçerli; “Wu Wei” deyince gizemli ve uzak… Oysa özünde, anlatılanların çoğu insana dair: Dinginlik, dikkat, teslimiyet. Sanırım burada asıl mesele, neye hangi etiketle yaklaştığımız değil; hangi dilde, hangi çağda olursa olsun, insanın kendine açılan o kapıyı bulabilmek. Hepimiz, bazen eski bir sözü, bazen yeni bir deneyimi kalbimizde başka bir yere yerleştiriyoruz. Mesele, her çağın ve her dilin, insanı kendi özüyle buluşturan bir kapı aralaması. Bazen kadim bir kelime, bazen yeni bir deney.
Dilerim, hangi yoldan gidersek gidelim, Tao’ya dokunabilmek için hepimizde açık bir kalp, meraklı bir bakış ve önyargısız bir zihin olsun.
Her buluş, her arayış, her durup dinleniş; bizi kendimize ve birbirimize biraz daha yakın kılsın.
S.
Eşlik eden şarkı:

Yorum bırakın